Depremler Gerçekten Gece Daha mı Çok Oluyor?
Bu konu uzun zamandır aklımı kurcalayan sorulardan biri: Neden büyük depremlerin önemli bir kısmını gece yaşanmış gibi hatırlıyoruz? Özellikle Türkiye gibi deprem hafızası güçlü toplumlarda “Depremler hep gece oluyor” düşüncesi oldukça yaygın. Bir deprem haberini duyduğumuzda saatini sormamız, gece gerçekleşmişse olayı daha ürkütücü bulmamız da bunun bir parçası.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var: Depremlerin gerçekten gece meydana gelmesi ile gece meydana gelen depremlerin insanlar üzerinde daha ağır sonuçlar bırakması aynı şey değil.
Bilimsel açıdan bakıldığında depremlerin sabah veya akşam meydana gelme olasılığı arasında genel ve güvenilir bir fark bulunmuyor. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), büyük deprem kataloglarının depremlerin sabah ya da akşam daha sık meydana geldiğini göstermediğini açıkça belirtiyor.
Yani Dünya'nın fayları için “gece vardiyası” diye bir durum yok.
Peki o zaman neden gece depremleri hafızamızda bu kadar güçlü yer ediyor?
Bence asıl ilginç nokta tam olarak burada başlıyor.
Depremin Saati Değil, İnsanların O Saatte Nerede Olduğu Önemli
Depremin oluşmasını belirleyen temel mekanizma, faylarda biriken gerilimin belirli bir noktada kırılmaya dönüşmesidir. Bu süreç insanların uyuyor, çalışıyor, yemek yiyor veya sokakta yürüyor olmasıyla doğrudan bağlantılı değildir.
Ancak deprem olduğunda insanların nerede bulunduğu, sonuçları dramatik biçimde değiştirebilir.
Dünya Sağlık Örgütü, depremlerin oluşturduğu zararın yalnızca büyüklükle açıklanamayacağını; yerel jeoloji, yapıların tasarımı ve malzemeleri, risk yönetimi ve olayın gerçekleştiği günün saati gibi faktörlerin de önemli olduğunu belirtiyor.
Gece saatlerinde insanların büyük bölümü evlerinde ve özellikle yataklarındadır. Gündüz ise aynı nüfus; iş yerleri, okullar, fabrikalar, alışveriş merkezleri, ulaşım araçları ve açık alanlar arasında dağılır.
Dolayısıyla aynı büyüklükte iki deprem düşünelim. Biri öğle saatinde, diğeri insanların çoğunun uyuduğu bir saatte meydana gelsin. Fayın hareketi açısından ikisi arasında “gece depremi” veya “gündüz depremi” şeklinde temel bir fark bulunmaz. Fakat ikinci depremde insanların enkaz altında kalma, kaçış yollarına ulaşamama veya ilk saniyelerde ne olduğunu anlayamama ihtimali bazı koşullarda artabilir.
WHO kaynaklarında da gece yarısı meydana gelen depremlerin, insanların uykuda olması nedeniyle daha fazla yaralanmaya yol açabileceği vurgulanıyor.
Bu yüzden “deprem gece oluyor” algısını “gece deprem daha sık oluyor” şeklinde değil, “gece deprem olduğunda insan davranışları ve maruziyet farklılaşıyor” şeklinde okumak çok daha doğru.
Türkiye'de Gece Depremi Algısı Neden Bu Kadar Güçlü?
Türkiye açısından konuya baktığımızda kültürel hafıza devreye giriyor.
1999 Marmara Depremi'nin gece meydana gelmesi, Türkiye'nin deprem hafızasında çok güçlü bir yer tuttu. 2023 Kahramanmaraş merkezli depremlerin de sabaha karşı gerçekleşmesi, gece depremi ile büyük felaket arasında kurulan zihinsel bağlantıyı yeniden güçlendirdi.
Burada insan zihninin çalışma biçimini de hesaba katmak gerekiyor. Travmatik veya olağanüstü olaylar sıradan olaylardan daha güçlü hatırlanıyor. Gece karanlık, uykudan ani uyanma, iletişim güçlükleri, elektrik kesintileri ve belirsizlik gibi unsurlar birleştiğinde olayın psikolojik ağırlığı artabiliyor.
Bu nedenle Türkiye'de birinin “Büyük depremler genellikle gece oluyor” demesi şaşırtıcı değil. Bu cümle çoğu zaman istatistiksel bir iddiadan ziyade toplumsal hafızanın bir yansıması.
Üstelik Türkiye'deki deprem deneyimi yalnızca bireysel bir korku değil. Ailelerin deprem çantası hazırlaması, çocuklara “çök-kapan-tutun” davranışının öğretilmesi, binaların güvenliği hakkında yapılan tartışmalar ve deprem sırasında kimin kimi aradığı gibi ayrıntılar zamanla kültürel davranışlara dönüşüyor.
UNESCO'nun Türkiye'deki deprem dayanıklılığı çalışmalarında okulların yalnızca eğitim mekânları değil, kriz sırasında topluluklar için güvenli alanlar olarak da ele alınması bunun güzel bir örneği.
Japonya'da Aynı Konuya Neden Farklı Bir Çerçeveden Bakılıyor?
Japonya örneği kültür ile deprem arasındaki ilişkiyi anlamak açısından oldukça öğretici.
Japon toplumu depremlerle uzun süredir yaşayan bir toplum olduğu için deprem konusu gündelik yaşamın içine daha fazla yerleşmiş durumda. Burada dikkat çekici olan yalnızca gelişmiş mühendislik değil; okul eğitiminden tatbikatlara, bina standartlarından kamu bilgilendirmesine kadar riskin kurumsal biçimde yönetilmesi.
Türkiye'de “Gece deprem olursa ne yapacağız?” sorusu çoğu zaman bireysel veya ailevi bir hazırlık meselesi olarak konuşulurken, Japonya'da buna mahalle, okul, iş yeri ve kamu kurumları düzeyinde cevaplar da eklenebiliyor.
Bu iki toplum arasında önemli bir benzerlik var: Deprem yalnızca jeolojik bir olay değil, toplumsal bir deneyim.
Fark ise toplumun bu deneyimi nasıl kurumsallaştırdığı noktasında ortaya çıkıyor.
Bence burada asıl ders, Japonya'yı “deprem konusunda korkusuz toplum”, Türkiye'yi ise “depremden korkan toplum” şeklinde karşılaştırmamak. Daha doğru soru şu olabilir:
Bir toplum korkuyu nasıl hazırlığa dönüştürüyor?
Çünkü korkunun kendisi bizi korumuyor. Yapı güvenliği, doğru bilgi, tatbikat, iletişim planları ve güvenilir kurumlar koruyor.
Dünyanın Farklı Kültürlerinde Deprem Nasıl Anlamlandırılıyor?
Depremlerin fiziksel nedeni konusunda modern bilim oldukça net olsa da toplumların depremi anlamlandırma biçimleri tarih boyunca farklı olmuştur.
Eski toplumlarda depremler zaman zaman tanrıların öfkesi, yeraltı varlıklarının hareketleri veya doğaüstü güçlerin müdahalesiyle açıklanıyordu. Günümüzde de bazı toplumlarda depremi yalnızca bilimsel bir olay olarak değil, dini, kültürel veya manevi anlamlarla birlikte değerlendiren insanlar bulunabiliyor.
Burada bilim ile kültürü birbirinin düşmanı gibi görmek bana doğru gelmiyor. Bir toplumun deprem karşısındaki davranışlarını anlayabilmek için yalnızca fay haritasına bakmak yeterli değil. İnsanların “neden oldu?” sorusuna verdikleri cevaplar, “ne yapmalıyız?” sorusunu da etkileyebiliyor.
Örneğin bir toplum depremi kaçınılmaz kader olarak görüyorsa hazırlık davranışları zayıflayabilir. Başka bir toplum depremi yönetilebilir bir risk olarak görüyorsa bina denetimi, sigorta, tatbikat ve erken uyarı gibi uygulamalara daha fazla önem verebilir.
Dolayısıyla kültürel inançlar doğrudan fay hareketlerini değiştirmez; fakat insanların deprem riskine verdiği tepkiyi değiştirebilir.
Ay, Dolunay ve Gece Depremleri Arasında Bir Bağ Var mı?
“Depremler gece oluyor çünkü Ay'ın etkisi var” düşüncesi de sık sık karşımıza çıkıyor.
Burada konu biraz daha karmaşık.
USGS'ye göre büyük deprem kataloglarında depremlerin sabah veya akşam meydana gelmesi arasında genel bir fark bulunmuyor. Bununla birlikte bazı araştırmalar, Ay'ın ve Güneş'in oluşturduğu gelgit kuvvetlerinin belirli fay türlerinde küçük etkiler yaratabileceğini öne sürüyor. Özellikle sığ ve eğimli bazı faylarda gelgitlerin fay üzerindeki basıncı çok küçük ölçülerde değiştirebildiği biliniyor.
Ancak bundan “Dolunay gecesi büyük deprem olur” sonucunu çıkarmak doğru değil.
Bilimsel olarak küçük bir fiziksel etkinin bulunması ile bunun günlük hayatta güvenilir bir deprem tahmin yöntemi olması tamamen farklı şeylerdir.
Dolayısıyla gece, dolunay veya belirli bir saat üzerinden deprem tahmini yapmak yerine fayların jeolojik özelliklerine, yapı stokuna ve risk azaltma çalışmalarına odaklanmak çok daha anlamlı.
Kadınlar ve Erkekler Depremi Aynı Şekilde mi Deneyimliyor?
Bu konuda da genellemeler yapmak kolay ama yanıltıcı.
“Erkekler bireysel başarıya, kadınlar ise ilişkilere önem verir” şeklindeki klasik cinsiyet kalıplarını doğrudan doğru kabul etmek yerine, toplumsal rollerin afet deneyimini nasıl biçimlendirdiğine bakmak daha sağlıklı.
Bu konu uzun zamandır aklımı kurcalayan sorulardan biri: Neden büyük depremlerin önemli bir kısmını gece yaşanmış gibi hatırlıyoruz? Özellikle Türkiye gibi deprem hafızası güçlü toplumlarda “Depremler hep gece oluyor” düşüncesi oldukça yaygın. Bir deprem haberini duyduğumuzda saatini sormamız, gece gerçekleşmişse olayı daha ürkütücü bulmamız da bunun bir parçası.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var: Depremlerin gerçekten gece meydana gelmesi ile gece meydana gelen depremlerin insanlar üzerinde daha ağır sonuçlar bırakması aynı şey değil.
Bilimsel açıdan bakıldığında depremlerin sabah veya akşam meydana gelme olasılığı arasında genel ve güvenilir bir fark bulunmuyor. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), büyük deprem kataloglarının depremlerin sabah ya da akşam daha sık meydana geldiğini göstermediğini açıkça belirtiyor.
Yani Dünya'nın fayları için “gece vardiyası” diye bir durum yok.
Peki o zaman neden gece depremleri hafızamızda bu kadar güçlü yer ediyor?
Bence asıl ilginç nokta tam olarak burada başlıyor.
Depremin Saati Değil, İnsanların O Saatte Nerede Olduğu Önemli
Depremin oluşmasını belirleyen temel mekanizma, faylarda biriken gerilimin belirli bir noktada kırılmaya dönüşmesidir. Bu süreç insanların uyuyor, çalışıyor, yemek yiyor veya sokakta yürüyor olmasıyla doğrudan bağlantılı değildir.
Ancak deprem olduğunda insanların nerede bulunduğu, sonuçları dramatik biçimde değiştirebilir.
Dünya Sağlık Örgütü, depremlerin oluşturduğu zararın yalnızca büyüklükle açıklanamayacağını; yerel jeoloji, yapıların tasarımı ve malzemeleri, risk yönetimi ve olayın gerçekleştiği günün saati gibi faktörlerin de önemli olduğunu belirtiyor.
Gece saatlerinde insanların büyük bölümü evlerinde ve özellikle yataklarındadır. Gündüz ise aynı nüfus; iş yerleri, okullar, fabrikalar, alışveriş merkezleri, ulaşım araçları ve açık alanlar arasında dağılır.
Dolayısıyla aynı büyüklükte iki deprem düşünelim. Biri öğle saatinde, diğeri insanların çoğunun uyuduğu bir saatte meydana gelsin. Fayın hareketi açısından ikisi arasında “gece depremi” veya “gündüz depremi” şeklinde temel bir fark bulunmaz. Fakat ikinci depremde insanların enkaz altında kalma, kaçış yollarına ulaşamama veya ilk saniyelerde ne olduğunu anlayamama ihtimali bazı koşullarda artabilir.
WHO kaynaklarında da gece yarısı meydana gelen depremlerin, insanların uykuda olması nedeniyle daha fazla yaralanmaya yol açabileceği vurgulanıyor.
Bu yüzden “deprem gece oluyor” algısını “gece deprem daha sık oluyor” şeklinde değil, “gece deprem olduğunda insan davranışları ve maruziyet farklılaşıyor” şeklinde okumak çok daha doğru.
Türkiye'de Gece Depremi Algısı Neden Bu Kadar Güçlü?
Türkiye açısından konuya baktığımızda kültürel hafıza devreye giriyor.
1999 Marmara Depremi'nin gece meydana gelmesi, Türkiye'nin deprem hafızasında çok güçlü bir yer tuttu. 2023 Kahramanmaraş merkezli depremlerin de sabaha karşı gerçekleşmesi, gece depremi ile büyük felaket arasında kurulan zihinsel bağlantıyı yeniden güçlendirdi.
Burada insan zihninin çalışma biçimini de hesaba katmak gerekiyor. Travmatik veya olağanüstü olaylar sıradan olaylardan daha güçlü hatırlanıyor. Gece karanlık, uykudan ani uyanma, iletişim güçlükleri, elektrik kesintileri ve belirsizlik gibi unsurlar birleştiğinde olayın psikolojik ağırlığı artabiliyor.
Bu nedenle Türkiye'de birinin “Büyük depremler genellikle gece oluyor” demesi şaşırtıcı değil. Bu cümle çoğu zaman istatistiksel bir iddiadan ziyade toplumsal hafızanın bir yansıması.
Üstelik Türkiye'deki deprem deneyimi yalnızca bireysel bir korku değil. Ailelerin deprem çantası hazırlaması, çocuklara “çök-kapan-tutun” davranışının öğretilmesi, binaların güvenliği hakkında yapılan tartışmalar ve deprem sırasında kimin kimi aradığı gibi ayrıntılar zamanla kültürel davranışlara dönüşüyor.
UNESCO'nun Türkiye'deki deprem dayanıklılığı çalışmalarında okulların yalnızca eğitim mekânları değil, kriz sırasında topluluklar için güvenli alanlar olarak da ele alınması bunun güzel bir örneği.
Japonya'da Aynı Konuya Neden Farklı Bir Çerçeveden Bakılıyor?
Japonya örneği kültür ile deprem arasındaki ilişkiyi anlamak açısından oldukça öğretici.
Japon toplumu depremlerle uzun süredir yaşayan bir toplum olduğu için deprem konusu gündelik yaşamın içine daha fazla yerleşmiş durumda. Burada dikkat çekici olan yalnızca gelişmiş mühendislik değil; okul eğitiminden tatbikatlara, bina standartlarından kamu bilgilendirmesine kadar riskin kurumsal biçimde yönetilmesi.
Türkiye'de “Gece deprem olursa ne yapacağız?” sorusu çoğu zaman bireysel veya ailevi bir hazırlık meselesi olarak konuşulurken, Japonya'da buna mahalle, okul, iş yeri ve kamu kurumları düzeyinde cevaplar da eklenebiliyor.
Bu iki toplum arasında önemli bir benzerlik var: Deprem yalnızca jeolojik bir olay değil, toplumsal bir deneyim.
Fark ise toplumun bu deneyimi nasıl kurumsallaştırdığı noktasında ortaya çıkıyor.
Bence burada asıl ders, Japonya'yı “deprem konusunda korkusuz toplum”, Türkiye'yi ise “depremden korkan toplum” şeklinde karşılaştırmamak. Daha doğru soru şu olabilir:
Bir toplum korkuyu nasıl hazırlığa dönüştürüyor?
Çünkü korkunun kendisi bizi korumuyor. Yapı güvenliği, doğru bilgi, tatbikat, iletişim planları ve güvenilir kurumlar koruyor.
Dünyanın Farklı Kültürlerinde Deprem Nasıl Anlamlandırılıyor?
Depremlerin fiziksel nedeni konusunda modern bilim oldukça net olsa da toplumların depremi anlamlandırma biçimleri tarih boyunca farklı olmuştur.
Eski toplumlarda depremler zaman zaman tanrıların öfkesi, yeraltı varlıklarının hareketleri veya doğaüstü güçlerin müdahalesiyle açıklanıyordu. Günümüzde de bazı toplumlarda depremi yalnızca bilimsel bir olay olarak değil, dini, kültürel veya manevi anlamlarla birlikte değerlendiren insanlar bulunabiliyor.
Burada bilim ile kültürü birbirinin düşmanı gibi görmek bana doğru gelmiyor. Bir toplumun deprem karşısındaki davranışlarını anlayabilmek için yalnızca fay haritasına bakmak yeterli değil. İnsanların “neden oldu?” sorusuna verdikleri cevaplar, “ne yapmalıyız?” sorusunu da etkileyebiliyor.
Örneğin bir toplum depremi kaçınılmaz kader olarak görüyorsa hazırlık davranışları zayıflayabilir. Başka bir toplum depremi yönetilebilir bir risk olarak görüyorsa bina denetimi, sigorta, tatbikat ve erken uyarı gibi uygulamalara daha fazla önem verebilir.
Dolayısıyla kültürel inançlar doğrudan fay hareketlerini değiştirmez; fakat insanların deprem riskine verdiği tepkiyi değiştirebilir.
Ay, Dolunay ve Gece Depremleri Arasında Bir Bağ Var mı?
“Depremler gece oluyor çünkü Ay'ın etkisi var” düşüncesi de sık sık karşımıza çıkıyor.
Burada konu biraz daha karmaşık.
USGS'ye göre büyük deprem kataloglarında depremlerin sabah veya akşam meydana gelmesi arasında genel bir fark bulunmuyor. Bununla birlikte bazı araştırmalar, Ay'ın ve Güneş'in oluşturduğu gelgit kuvvetlerinin belirli fay türlerinde küçük etkiler yaratabileceğini öne sürüyor. Özellikle sığ ve eğimli bazı faylarda gelgitlerin fay üzerindeki basıncı çok küçük ölçülerde değiştirebildiği biliniyor.
Ancak bundan “Dolunay gecesi büyük deprem olur” sonucunu çıkarmak doğru değil.
Bilimsel olarak küçük bir fiziksel etkinin bulunması ile bunun günlük hayatta güvenilir bir deprem tahmin yöntemi olması tamamen farklı şeylerdir.
Dolayısıyla gece, dolunay veya belirli bir saat üzerinden deprem tahmini yapmak yerine fayların jeolojik özelliklerine, yapı stokuna ve risk azaltma çalışmalarına odaklanmak çok daha anlamlı.
Kadınlar ve Erkekler Depremi Aynı Şekilde mi Deneyimliyor?
Bu konuda da genellemeler yapmak kolay ama yanıltıcı.
“Erkekler bireysel başarıya, kadınlar ise ilişkilere önem verir” şeklindeki klasik cinsiyet kalıplarını doğrudan doğru kabul etmek yerine, toplumsal rollerin afet deneyimini nasıl biçimlendirdiğine bakmak daha sağlıklı.